Oyunlar Geleceğin Sineması Mı?

Yaklaşık 11 yıl önce birlikte çektiğimiz BPM kısa filminden bugüne uzanan bir sohbet. Oğuz Şentürk bugün İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Üyesi ve Dijital Oyun Tasarımı Bölüm Başkanı. Bu kez onunla üniversite yıllarından üretme biçimlerine, oyun tasarımından interaktif belgesellere, sanatın ne olduğundan yapay zekânın geleceğine kadar uzanan bir konuşma yaptık.

BPM’den Bugüne

Oğuz Şentürk:

“Ya bir tek senin özelinde sorulabilecek bir soru bu. BPM’den bu yana 11. yılı olmuş. Bizim için bence insanın bir şey üretmeye niyeti varsa ve hiç onun şartlarını düşünemeden üreteceği bir dönemdi. Çünkü üniversite öğrencisiydik aktifte. Biz de mezun oluyorduk sanırım o yıl. Yani okulumuzu bitirmek üzere.

Hayatın enteresan bir dönemi. Yani bir lisans diploması, meslek diploması almadan hemen biraz önce bildiklerin ve bilmediklerin diye bir şey çıkıyor karşına ve bildiklerin hemen bir şeye yarasın istiyorsun. Bilmediklerinin de kabusunu görmeye başlıyorsun. Çünkü zaten hani bir eğitimi tamamlamak üzeresin ya.

BPM benim için çok güzel bir hatıra benim hayatımda. Çünkü biraz böyle şimdi üniversitede öğretim üyesi olunca derslerde öğrencileri bir şey yapması için ikna etmek adına kendi yaptıklarınızdan da hep bahsetmek zorundasınız. Yani işte onlar 18 yaşında sizin karşınıza geliyorlar ve 22 yaşına kadar birbirinizle vakit geçiriyorsunuz.

Yükseköğretim Kurumunun isminin içinde ‘eğitim’ geçmiyor. Milli Eğitim Bakanlığı gibi eğitim geçmiyor. Bu bize şunu söylüyor: Sana gelen insanlar eğitimlerini tamamladılar. Öğretim için buradalar diyor. Ve öğretmek büyük bir rekabet. O rekabet esnasında da insan bir şeyi öğrenmede bir ön şartı var. Eğer öğretecek olan sensen seni niye dinleyeyim ki? Ön şartı var.”

Ama kariyerin ve hayatın nereye gideceğini önceden planlamak o yaşlarda pek mümkün değil:

“Bunu yaparken yani siz kendinizi işte beni 11 yıl sonra bugün bizi yan yana oturttuğun esnada 5 yıllık 10 yıllık planlamalarla kendini böyle bir betondan bir şirket gibi bina gibi düşünüp yapamıyorsun bu işi. Önüne çıkanlar üzerinden yapıyorsun.

İki tane yol çıkıyor sürekli böyle ikili ikili ikili birinden birine gidiyorsun. Öbür yolun da hakkında fikrin de kalmıyor aslında bir nevi. Tahmin ediyorsun acaba oradan gitsem de olurdu diye de bir bilmediğin bir yol oluyor orası. Çünkü tek bir evreni var. Herkesin bir şeyi var. Hikâye arkı var. O arkın üzerinde ilerliyorsun.”

BPM de bu yolculukta önemli bir başlangıç noktası olarak kalmış:

“Herhalde BPM görünürlüğümün başladığı iş olarak hayatımda duruyor. Çünkü o sayede sen beni ekleyince ben IMDb hesabı açmıştım. IMDb’de bir persona olarak eklenmiştik. Çok garip gelmişti bana. Yani hayatımın o dönemine kadar IMDb benim için bir şeye bakma yeriydi.”

Üretmenin kendisi ise Oğuz için başka bir sorumluluk taşıyor:

“Hani böyle çok acayiptir ya bir şey üretmek. Hep ben onu çocuk yapmaya benzetiyorum ve böyle o senin. İyiyse de senin kötüyse de senin. O sen yapmışsın hamurunu. Hamuru pişirmişsin ortaya koymuşsun. Çok başarılı biriyse de senin artık böyle tabii canım olduğu bir şey ama battıysa da artık hani sen yaptın ya onu başkasının üstüne yazamıyorsun artık onu.”

İmkânsızlıklarla Film Çekmek

BPM’in çekildiği dönemde imkanların sınırlı olması, filmin üretim biçimini de belirlemişti.

Oğuz Şentürk:

“Evet. Ve onu o işin hani olmaması gerekiyordu ya rasyonel düşündüğünde aslında ya kötü bir iş olması gerekiyordu ya da hiç olmaması gerekiyordu. Herhalde akışa bırakıp da akışın da bizi akıntıya katıp götürmediği nadir şeylerden biri hayatımızda değil mi?”

Filmin o dönem kendisi için taşıdığı önemi de şöyle anlatıyor:

“O dönem bu BPM uluslararası bir festivalde gösterilen ilk filmimdi benim de. Bizim için şey bir yer orası sanki yapabiliyormuşuz dediğimiz bir yer.”

İyi Bir İkinci Adam Olmak

Bugün Dijital Oyun Tasarımı Bölüm Başkanı olarak öğrencilerle çalışan Oğuz’un üretim ve çalışma biçimine bakışında “ikinci adam” kavramının önemli bir yeri var.

Oğuz Şentürk:

“Ben aslında çok sıkıcı bir adamım. Her ne kadar arkadaşlarım, sevdiklerim bunu inkâr etseler de çünkü kurallara uymayı çok seven biriyim. Yani eğitim hayatımı devam ettirmem, en baştan başlamam, işte sigortalı bir işte çalışmam vesaire vesaire gibi şeyler toplumun kuralları olduğu için yaptığım şeyler.

Ben söyleneni yapmayı seven bir adamımdır. Hatta hep kendimi böyle şey anlatırım. Çok iyi bir ikinci adamımdır diye anlatırım. Yani işte biri yapıcısı olsun, biri uygulayıcısı olsun, risk alıcısı olsun, taşıyıcısı olsun ben de fikir vericisi olayım bayılırım. Çok konformist bir hayat biçimi çünkü.”

Bölüm başkanlığının da aslında önceden planlanmış bir kariyer hedefinden çok, hayatın getirdiği bir sonuç olduğunu söylüyor:

“O yüzden bölüm başkanlığı biraz benim için sürprizdi aslında. Yani o yine kurallara bağlı olduğundan olmuş olan bir şeydi. Benim kariyerimin o an bulunduğu noktada uygun olan o görevi almam olduğu için o görev bana tevdi edilmem sağlandı. O göreve yükseltildim. Elimden geleni yapıyorum. Çünkü hayatında keşif aşamasında olan insanlarla vakit geçiriyoruz.”

18-22 Yaş: Her Şeyi Bilip Hiçbir Şey Bilmemek

Öğrencilerle çalışırken en çok üzerinde durduğu dönemlerden biri 18-22 yaş aralığı:

“18-22 yaş garip bir yer. Hep çocuklara söylüyorum. Bazen kızıyorlar, bazen hoşlarına gidiyor bu söylediğim. Hayatının en garip kısmı.

Her şeyi biliyorsunuz dünyadaki ama her şeyi biliyorsunuz. Yani hani bir film nasıl üretilir, oyun nasıl yapılır, işte bir tablo nasıl çizilir, devlet nasıl yönetilir, arabaya nasıl binilir, helikopter nasıl uçurulur hakkında para nedir, parasızlık nedir falan her şeyi bildiği bir şey insanın ömründe. Fakat maalesef hiçbir şey bilmediği kısmı.”

Bu yaşların insanın en fazla varsayım ürettiği dönem olduğunu düşünüyor:

“En varsayımlarımızın zirvede olduğu dönem üniversite öğrenciliği dönemimiz. Şimdi fikirli, en fikirli dönemimiz ve kuvvetle muhtemelen de hiçbir işe yaramıyor. Genelde bu fikirler bir yere varmıyor.

Bunu insanlara hissettirmeden çünkü motivasyonla çalışılmak zorunda. Sanat alanı nazlı bir alan. Motivasyonla çalışılmak zorunda olan bir alan ve o motivasyon böyle çok sönük bir mum ışığı gibi hep böyle ya bazen elini koyman gerekiyor, bazen işte birazcık destek vermen gerekiyor ateşine, ya bazen rüzgârın esmediği tarafa koyman gerekiyor ki o kısacık mum ateşi şey olsun. Birilerinin dikkatini çekecek bir mum ateşi olmayı başarsın. Devam etsin yani.”

Üretmek ve İşe Dönüştürmek

Oğuz’a göre yaratıcı üretim, tek bir kişinin yeteneğinden çok farklı yeteneklerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor:

“Büyük alevler de o mum ateşlerinin bir araya gelmesiyle oluyor. O yüzden yani buradaki üniversitede okuyan ya daha doğrusu eğitim alan genel insanlar için de bu bir işte kreatif endüstrileri öyle ya kümülatif bir akıl.

Yani bir sürü fikirler bütününün işe yaramaz fikirlerin işe yarar işlere dönüşmesi yeri. Çünkü birinin aydınlatmakla ilgili muhteşem fikirleri var. Birinin bilgisayarın diliyle ilgili şahane fikirleri var. Biri muhteşem bir kameraman, öbürü şahane bir modellemeci, öbürü müthiş metin yazarı ve birbirinden bağımsız olarak aslında birileri onlar ama şeye ihtiyaçları var. İşte çok iyi bir ikinci adama ihtiyaçları var.”

Bu yüzden bir işin ortaya çıkmasını, o işin iyi ya da kötü olmasından önce önemsiyor:

“Ben işin iyiliğine kötülüğüne hiçbir zaman bakmam. İşin yapılıp yapılmamasına bakarım. Bence her film en iyi filmdir. Bence her oyun en iyi oyundur. Çünkü insan emeğiyle üretildiğini düşündüğümüzde bu bir ağacın görevi meyve vermek çürüdüğü güne kadar.

Ama hiçbir şeftali ağacı ömrünün bir kısmında ben portakal yapsam mı demiyor ama insan diyor onu. Ve deniyor. Yani denemeye cesareti olan tek şey insan dünyada. Bazen de onun yarım yamalak olması bence hiç ayıp değil.”

Herkes Aynı Şekilde Öğrenmez

Öğreticiliğin en zor taraflarından biri, karşısındaki herkesin aynı şekilde öğrenmediğini kabul etmek:

“Öğreticinin garip bir formu var. O formda da insanların buraya yani öğretilme adayı olduklarında para kazanmak amaçlı, bir şey başarmak amaçlı ya da bir şey ispat etmek amaçlı gelmediğini her sabah ön şart olarak hatırlatmanız gerekiyor kendinize.

Çünkü benim öğrencim zaten benden iyi estetik göz iddia etmeye gelmiyor. Ama şunu da bilmeniz gerekiyor ki öğreticiliğin tekilliği var.”

Her öğrenciye aynı yöntemin uygulanamayacağını özellikle vurguluyor:

“Yani hani diyorsun dedin ya mesela bir öğrenciye şey dememek lazım. İşte bu böyle olur mu? Bazı öğrenciye de onu demek gerekiyor. Yani çünkü onların hepsi birer karakter oldukları için kim öğrenci mesela sence bu böyle olur mu sorusunu hazır bir cevaba sahip.

Kimi öğrenci kuralların bir matematik kuralı gibi adım adım öğretilmesine yeteneğine sahip. Kimi insan masaya başını koyup uyuya kalarak öğrenme modülüne sahip. Kimi insan çok dışa dönük. Kimi insan rezil olarak öğrenmek istiyor.”

Buradan kendi öğrenme deneyimine geliyor:

“Ben mesela çok hep hayatım boyunca sosyal ve dışa dönük bir adamdım. Ekstrovert bir adamdım ve çok çok meraklı bir adamımdır. Aşırı meraklı bir adamımdır.

Bir yerden sonra şeyi fark ettim ya insan kimse ben değil ya. 7 milyar tane Oğuz yok dünyada. Bir tane var. Bir de bir tane Onur var. Bir de bir tane işte Ahmet var. Bir tane Mehmet var. Biz hepimiz farklıyız.

Kural var ama kuralı zorunda olduğumuz tek şey uygulaması. Öğrenme şeklimizin bir zorunluluğu yok. Kimimiz okuyarak, kimimiz dinleyerek, kimimiz görerek, kimimiz söylenerek ama uygularken evet.”

Emeğin Maddi Değere Dönüşmesi

Üniversitede verilen eğitimin bir başka boyutu ise üretimin ekonomik karşılığı.

“Burada şöyle bir şey var ama yani öğreticilikte bu perspektifin doğru. Çünkü emeğin maddi değere dönüşmesi denen mesele devreye girecek. Yani sonuçta biz Photoshop’u kemiremeyeceğiz ya.

Yani bilgisayar monitörüyle karnımızı doyurmayacağız ya. Onu birileri bakacak ve para verecek buna ki biz fatura ödeyeceğiz, yemek yiyeceğiz falan bir şeyler yapacağız.”

Fakat eğitim döneminde öğrencinin her üretimi doğrudan paraya çevirmek zorunda olmadığını düşünüyor:

“Ama zorunda değil ya. Bir insan 4 sene boyunca üniversite öğrencisi, özellikle tasarım fakültelerinde üniversite öğrencisi olmayı seçtiğinde zorunda değil ya parayı düşünmek, yaptığı posterin satılacağını düşünmek zorunda değil ya.

Biz tabii ki her yetiştirdiğimiz bireyin önemli biri olmasını isteriz. Çünkü eğiticiliğin en garip kısmı sizin hayattaki kim olduğunuzun göstergesi yetiştirdiğiniz kişi olması. En garip kısmı o.”

Üretici Olurken Tüketici Olduğunu Unutmamak

Üretim sürecinde Oğuz’un özellikle önem verdiği kavramlardan biri de “prosumer”.

“Abi human factor dediğimiz şey bu. Yani insan faktörü. Bir şeyin üreticisi olmanın en kabus kısmı kendi tüketiciliğinizi unutmanız.

Yani oyun üretmenin de, film üretmenin de bence lahmacun yapmanın da yani bir şey üretmedeki en kabus kısım bana göre tüketici olduğunu da görmezden gelmeniz.

Zaten prosumer denen bu bir tabir var. Üretici diye o şeyden bahsediyor. Bir içeriğin aynı anda hem üreticisi hem tüketicisi olmak insanın üretim yapısını değiştirdiğini söylüyor. Bence o biraz insanı bant sistemine sokuyor.”

Çünkü üretirken, o ürünü ilk kez deneyimleyen insanın duygusunu hatırlamak gerekiyor:

“Bir oyun üreticisi 7 yaşındayken Atari’de Super Mario oynadığında aldığı keyfi unutarak oyun üretmeye gönüllendiği anda olmaz oyun.

Bir film üreticisi, babasının kanalları geçmeye karar verdiği tüplü televizyonda izlediği filmdeki duygularını unutarak film üretirse o film olmaz bence.

Olmaz yani. Çünkü seni sana izleten neydi? Onu sana oynatan neydi? Sana o şarkıyı dinleten neydi unuttuğunda bence iyi film yapamıyorsun. İyi oyun yapamıyorsun. İyi müzik yapamıyorsun.”

İnteraktif Belgesel

Sinema eğitiminin ardından dijital oyun tasarımına uzanan akademik yolculuğunda interaktif belgeseller de önemli bir yer tutuyor.

“Erciyes Üniversitesi sinemadan mezun olduktan sonra yüksek lisans ve doktoramı ben İstanbul Üniversitesi Sinemada yaptım. İletişim Fakültesinde ve yüksek lisansta benim için çok kıymetli bir insan olan Özlem Arda’dan ders aldım. İnteraktif belgesellerle alakalı.

Benim ezelden beri sanırım tutkumdu yani belgesel. Çünkü belgesel bence çok şahane bir şahit oluş.”

İnteraktif belgeselin temel farkı ise izleyicinin anlatının içerisindeki yolunu kendisinin seçmesi:

“Bir belgesel yapımcısı bir belgesel konusunun her şeyine şahit oluyor. Ardından bunu bir seçmeli izleme modülüyle sunuyor insanlara ve biz hikâyenin bizim ilgi çeken kısmını izliyoruz.”

Bu noktada geleneksel belgeselle interaktif belgesel arasındaki farkı şöyle açıklıyor:

“Her bir soruda cevap bir Bandersnatch denemesi yapılmıştı. Onun kurgusal hali, bunun belgesel halini düşünelim.

Yani çizginin dışına çıkıyor artık film ve her bir izleyici kendi çizgisini yaratıyor. Yani senin tıkladığın yönlerle, cevapladığın sorularla, seçtiğin naratifle filmi izlemen 40 dakika sürdü diyelim. 40 dakikan bittiğinde senin 40 dakikalık belgeselin oluyor ama konu sabit.”

Oyuncuya Yönetmenlik Yetkisi Vermek

Oyunlar ise bu yaklaşımı çok daha ileri taşıyor:

“Oyun bunun zaten hepten yukarı çıkarılmış hali. Yani evrenin serbestçe size bırakıldığı, açık dünyanın da aslında derdi odur. Evren serbestçe size bırakılıyor ve adım atmaktaki dahi naratif ait.

Oyuncu olarak bir yönetmen olma zorunluluğuna sahipsiniz ama bu yönetmenliğin tek izleyicisi de sizsiniz. Öyle bir garipliği var.”

Modern yayıncılık ve çevrimiçi oyunlarda ise oyunun kendisinden çok oyuncular arasındaki etkileşim öne çıkabiliyor:

“O bir oyunculararası etkileşim meselesi. İnsanlar arası etkileşimin kendisi. Oyun sadece bahane. Çok iyi bir hamburger menüsündeki çok lezzetli bir patates gibi kalıyor.”

Pasif İzleyicilik de Değerli

İnteraktifliğin yükselmesine rağmen pasif izleyiciliğin de hâlâ çok güçlü bir deneyim olduğunu düşünüyor:

“Bence pasif izleyicilik muhteşem bir şey yani. Çünkü ben bir sanat eserinin alıcısı olacaksam yani Picasso’ya da abi bir dakika şurayı da ben çizeyim. Ben şuraya bir çizik atayım. Onun öyle yani öyle bir realite yok ya.

O yüzden pasif izleyicilik aslında şahane bir durum. Çünkü benim vaktim var ve o vakit içerisinde senin bir sunumun var bana. Adı film tıklıyorum ve bekliyorum. Ya da alıyorum biletime oturuyorum ve bekliyorum.”

Ancak interaktiflikte ortaya çıkan şeyin de başka bir özgünlüğü var:

“İnteraktiflikte özgünlük var. Aslında hiçbir önemi de yok yani. Ama işte ‘what if’ dediğimiz mesele var ya, eğer meselesi aslında yönetmenin eğer anlattığı kısım interaktiflik, etkileşimlilik.”

Oyun ve Sanat

Oyunun sanat eseri olup olamayacağı sorusuna gelince, burada oyunun temel özelliğinin gözden kaçırılmaması gerektiğini düşünüyor:

“Oyun için sanat eserine dönüşüm çok zor bir rekabet. Çünkü kullanma mecburiyeti var oyunun. Oyun yani bir oyunun oynanma şeklini biz bir müzede izleyeceksek o zaten kısa film. Biri oynamıyor o sırada esnada o film.”

Çünkü oyun izlenmekten önce oynanmak zorunda:

“Bir oyunu izliyorsak o bir oyun değil bizim için. Şu an biz bir şey izliyoruz şu an. Oyunun kullanılmak diye bir mecburiyeti var. Oyunu oynamak zorundasınız.”

Oyun Nedir?

Johan Huizinga’nın Homo Ludens kitabından hareketle oyunun temelini kurallarda görüyor:

“Biz mesela bir kazanan bir kaybeden üç tane kural belirlediğimizde bir toprağa da kazarsak bir yerden bir yere de zıplamaya çalışsak bu oyundur diyor.

Yani sen kurallarını belirlediğinde ve kazananı ve kaybedeni varsa oyun o. Yani hadi Onur sandalyelerde ayağa çıkalım. Tek ayağımızı kaldıralım. İlk düşen kaybeder. Bu işte Onur’la Oğuz oyunu.”

Sanat Eseri Olmaya Kim Karar Verir?

Sanatın tanımı ve bir üretimin sanat eseri olarak kabul edilmesi de sohbetin önemli başlıklarından biri.

Oğuz Şentürk:

“Bence gibilik yeterli burada bu arada. Yani sanat gibi olmak, sanat eseri gibi olmak kişinin, üreticinin kendisi için bence yeterli.

Ben her birinci sınıfa verdiğim bir ödev var. Bence herkesin yapması gereken bir şey bu. İki tane liste yapın diyorum kendinize. Biri, hayatta sevdiğimden emin olduğum ve ne olursa olsun sevmeyi bırakmayacağım şeyler listesi. İkinci yan tarafında da asla saymayacağım şeyler listesi.

Burada merak ettiğim şey, bunu hiç düşündün mü?

Çünkü biz genelde denk geldiğinde bir şey sevdiğimizi ya da sevmediğimizi beyan ederiz. Ya işte enginarı sever misin? Anladın mı? Bu sana sorulmadan bilemezsin.

Benim teşvikim burada oturup enginarı hatırlamasını sağlamak.”

Kendi Stilini Bulmak

Bir sanatçının veya tasarımcının üslubunun, farklı tercihlerinin zaman içerisinde birbirleriyle uyumlu hale gelmesiyle oluştuğunu düşünüyor:

“İkiniz de uyumluluk yani biri olmanız gerekiyor. Sizin, size uyumlu olan ruhunuza uyumlu olan renkler neler? Işık hangisi? Size uyumlu olan doğa olayı ne? Size uyumlu olan gezegen hangisi?

Ve bunların hepsinin sizi bir yerine dönüştürmesi için mümkün olduğu mertebede birbirinizi art arda böyle abaküs gibi dizilmesini başarmak.”

Tarantino örneği üzerinden açıklıyor:

“Quentin Tarantino filmleri diye bir şey söylediğimizde şunu söyleyebildiğimiz için söylüyoruz onu. Quentin Tarantino’nun renk anlayışı, oyuncu anlayışı, kamera anlayışı, çerçeve anlayışı bunları bağımsız olarak söyleyebildiğimizden bir araya koyduğunda Tarantino oluyor bu.

Nuri Bilge Ceylan’ı tanıyabilmemizin sebebi, Metin Erksan’ı tanıyabilmemizin sebebi, filme bakar bakmaz anlamamızın sebebi bu bunun işidir dememizin sebebi.”

Önce Yapmak, Sonra Ne Olduğuna Bakmak

Üretim konusunda en sevdiği yaklaşım ise sonucu baştan belirlememek:

“Şeyi çok seviyorum. Craft yapmayı çok seviyorum. Böyle yani bayılıyorum. Bir şeylere vida takayım, iki tahtayı yan yana koyayım. Böyle bir şeyler, çiviler çakayım oraya. Bayılıyorum.

Nereye varacağını düşünmeden çakıyorum genelde o çivileri.

Çünkü önce bir yapıyorum sonra diyorum bu dolap mı?”

Neden Tasarım Eğitimi?

Tasarım eğitiminin diğer mesleklerden farklı bir tercih olduğunu düşünüyor:

“Tasarım eğitimi almak, öğretim almak isteyen insanlar için hiçbir başka mesleğe benzemez. Tercih edilmek zorundadır tasarım eğitimi.

Bir şeyi üretecekseniz ve bu üretim yenir bir şey değilse, bu üretim bir ameliyat değilse, bu üretim bir mühendislik işi değilse, insanların çok derdini çözmeyecek ya bu ruhunu besleyecek. Bu bir tercih olmak zorunda.

Tesadüfen tasarımcı olamıyorsunuz. Puanınız tasarımı tuttuğu için tasarımcı olmamalısınız. Olmuyorsunuz.”

Dijital Oyun Tasarımı Bölümünde Ne Yapılıyor?

Dijital oyun tasarımını çok disiplinli bir alan olarak tanımlıyor:

“Çok disiplinli bir meslek biçimi. Çünkü hem görsel tasarım verilen bir yer hem de kodlama temelli çalışan bir yer. Çünkü sonuçta bunun bir matematik ve geometrisi olmak zorunda.

Sizin birine işte WASD yönlendirmesi vermek istiyorsanız ya da ekrana dokundurmak istiyorsanız sağdan sola gitmesi için orada çalışan bir kod tasarlamanız gerekiyor.”

Oyun üretiminde farklı uzmanlıkların bir araya gelmesi gerekiyor:

“Biri çok iyi bir kodlamacı, öbürü çok iyi bir aydınlatma sanatçısı, biri çok iyi bir seslendirmen, biri çok iyi bir naratif artist. Bunların bir araya giderek ortaya çıktığı bir yer.”

Ekip İşinde Ortak Dil

Oyun tasarımı eğitiminin amaçlarından birini de farklı disiplinlerin birbirini anlayabilmesi olarak görüyor:

“Öngörmeniz şart. Eğitimi onun için var. Yani hani insanların bir işin yapılabilmesi için insanların birbirini çok iyi anlaması gerekiyor. Ben böyle düşünüyorum.

Herhangi bir işin yapılabilir olduğuna eminim. Fakat verimli yapılmak, iyi yapılmak şartının iletişimde yattığını düşünüyorum. Birbirini anlamakta yattığını düşünüyorum.”

Bunu Super Mario üzerinden somutlaştırıyor:

“Bu adam A noktasından B noktasına zıplayacak. Super Mario üzerinden düşünürsek çarpıya basınca zıplayacak. Bir platforma çıkacak. Sonra bir mantarın kafasını ezecek. Sonra başka bir mantar yiyecek. Büyüyecek ve bir boruya girecek.

Bunu bizim böyle söyleyebilmemiz için birbiriyle hiç alakası olmayan altı adamın bunun böyle olacağını anlaması gerekiyor.”

İnsanlık Neden Oyun Oynuyor?

Oyunun tarih boyunca insan hayatının bir parçası olmasını da önemli bir gösterge olarak görüyor:

“Niye tercih etsin burayı? İki sebebi var. Biri komik olanı, biri de estetik olanı. Para ediyor. Herkes oyun oynuyor. Tarih boyunca herkes oyun oynamış.”

Ona göre oyun, insanlık tarihi boyunca kültürler arasında sürekli dolaşan bir olgu:

“Herkes oyun oynamış tarihte. En kötü adamla en iyi adam oyun oynamış. Peygamberler de oyun oynamış. Peygamberleri öldürmek isteyenler de oyun oynamışlar.

Oyun çok garip bir ucubelik. O yüzden yani çok garip bir yerde duruyor. Parmağını şöyle şöyle yaptığın zaman bu böyle olsun diye hatırladığında kendi kendine oyun oynamış oluyorsun. Kaçamıyorsun oyun oynamaktan.”

Analog ve Dijital

Analog ile dijital arasındaki farkı ise öncelikle dokunma üzerinden değerlendiriyor:

“Analog muazzam bir şey. Çünkü dokunma çok güçlü bir his bence. Belki de insanın en hem en korktuğu hem en merak ettiği his bir şeye dokunmak. Bir şeyi bozup tamir etmek. Bir şeyin ne olduğunu görebilmek bence insan için muazzam bir olay.

O yüzden analog olan, mekanik olan bence insana içgüdüsü olarak güvenli geliyor, konforlu geliyor, ilgi çekici geliyor.”

Dijital dünyanın niceliklerle ifade edilmesinin insan deneyiminden uzaklaştığını düşünüyor:

“Dijital olan şey sayılar. Dijital olan şey böyle nicel büyüklükler var. Terabaytlar, pikseller vesaireler ve onun aslında ne kadar söylersek o kadar.

Ama bir şeyin 5 kilo olması elimizle kaldırdığımızda 5 kilo olması anlamına geliyor ve 5 kiloya hepimiz hakimiz. Ama bir 20 TB’a hakim değiliz mesela.”

Bozup Tamir Etmek

Analog dünyaya duyduğu ilgiyi insanın bozup yeniden yapma merakıyla da ilişkilendiriyor:

“Mekanik olanı ve bozup tamir edebilmek denen şey bence çok böyle ya gene insana vuracağım işi. Hayvanların yapmadığı bir şey ya. Tamir etmek denen şey.

Building onlarda var. Fixing yok ama mesela genellikle yani inşa etmek denen var. Barınmak denen bir şey var. Sığınmak denen bir şey var. Bozup tamir etmek denen şey bizim merakımız.

Hep Ar-Ge’ye çıkıyor çünkü onun kapısı. Ve yani bir şeyin vidasını açıp bu vidayı geri takmak çok insana özgü bir tatlılık. Bir şeye yaramıyor çünkü. Anladın mı? Yani vidanın ne olduğunu öğreniyorsun ve deneysel birkaç şey yapmış oluyorsun sonucunda.”

Yapay Zekâ Mesleklerimizi Elimizden Alacak mı?

Yapay zekânın yaratıcı mesleklerin geleceğine etkisi konusunda ise mesleklerin zaten insan tarafından yaratılmış kavramlar olduğunu hatırlatıyor:

“Hiçbir şey, hiçbir şey yoktu ki zaten. Biz ürettik ya meslekleri.

Dünyada İK diye bir meslek var. İnsan kaynakları. Sen Roma varken Sezar’a gidip insan kaynakları diye bir birim kuralım demenin birinde başka bir ihtiyaç doğacak diyorsun o zaman.

Yapay zekâ meslekleri elimizden alıyor. Tamam abi. Yani bütün bilgisayarlar yapsın bütün işleri. Tamam. Hangi işleri yapacağını bilmiyoruz bu arada.”

Teknolojinin bütün meslekleri devraldığı bir gelecek varsayımını da tersinden düşünüyor:

“Bilgisayar almighty bir şey yani. Hani böyle bilgisayar ulu bilgisayar anladın mı? Yani kasa taktın fişi yap her şeyi dünyadaki.

Bak ilk yapacağımız şey bence bilgisayar dünyadaki tüm meslekleri yapmaya başladığı gün bilgisayarların kapanma düğmesine basar. Meslekleri kendimiz yeniden yapmaya başlarız.”

İşlevsellik mi, Ruh mu?

Teknolojideki verimlilik yarışının insan deneyiminin tamamını açıklayamayacağını düşünüyor:

“Bir Airfryer’ın fırından daha verimli olmasının bir anlamı benim için yok. Çünkü bir fırın da bir odun fırınından daha küçük ve verimli. Yani bir odun fırını da bir volkandan daha soğuk ve bir mekâna sığıyor.

Bu bu mu olsun bu mu olsunculuk insan için bence vakit kaybı.”

Son sözü ise insanın bilgisayardan farklı olan tarafına getiriyor:

“İyi bir müzik dinlemek denen şey kural kitabına yazılacak bir şey değil. Ya sen ne zaman iyi bir şarkı dinleyeceksin ya da hangi şarkı sana iyi gelecek, ben ne zaman bir şarkı dinleyeceğim ve hangi şarkı bana iyi gelecek hiç böyle matematiğin, bilgisayarın yaptığı gibi sıfırlara birlere konulacak bir şey değil.

Bilgisayar bizim çok ilgimizi çekiyor da biz bilgisayarın hiç ilgisini çekmiyoruz. Bilgisayar komutları alıyor, sonuçları veriyor.”

Kapanış

Sohbetin sonunda ise üretmenin ve konuşmanın kendisine dönüyor:

“Olumsuz bir notada bitireceğimi düşünüyorsam açılışları kaoslu yaparım bazen ama kapanışları hiçbir zaman somurtuk yüzle yapmam.”

Ve son cümlesi:

“Bence konuşmak güzel ya. İnsan saçmalayınca bile konuşmak güzel. Susmak kötü.”

Yazar: Onur Mehame

yağmur yağacak güzel bulutlardan, güneş doğacak.

Mobil sürümden çık